17 Mart 2008 Pazartesi

PİNHANİ VE TÜRK SATRİANİ’Sİ AKIN ELDES

Aslında albümlerinin çıkışı çok kısa bir zaman öncesine dayanmıyor Pinhani’nin. Geçtiğimiz nisan ayında çıkmasına rağmen, eminim ki çok fazla bileni ve dinleyeni yok bu grubun. Pek fazla promosyon olayına girmediler ve tabii ki birkaç iyi müzik kanalı haricinde de özentisiz kliplerine kimse denk gelemedi. Benimse kendileriyle tanışmam 19 Mayıs’ta bir televizyon programında söyledikleri ‘Ben Nası Büyük Adam Olucam’ adlı parçayla oldu. Genç çocuklar, değişik sözler, vokal ve o da ne? Akın Eldes. Yıllarca Bulutsuzluk Özlemi’nin solo gitaristliğini yapmış olan ve ayrılmasıyla (2000) bir türlü düzenli bir solo gitarist bulamayan ve ( Serdar Öztop’a rağmen, ki o da en az Akın Eldes kadar değerlidir.) bu yüzden de grubun eski canlılığını kaybetmesine neden olan, Bülent Ortaçgil’le, Haluk Levent’le, Gürol Ağırbaş’la da zamanında çalışmış, kanımca da Türkiye’nin en iyi 5 gitaristinden biri olan bu kel kafalı, sevimli, Taşkışlalı (1983-1989) müzik adamını bu gençlerle görünce şaşırmıştım doğrusu. Çünkü Türk rock müziğinde şöyle bir kanı var: Evlatlar babalara yardım eder, saygı duyar, örnek alır, ama babalar hep babadır, gençlerin yanlarında yer almalarını pek istemezler. Misal; Erkin Koray ve rahmetli Cem Karaca’nın yeni Türk rock temsilcilerine göstermiş olduğu tavırlar. Hal böyle olunca, üstelik şarkı da ilk dinleyişte fena gelmeyince gruba olan ilgim biraz daha arttı.

Son zamanlarda Türk rock’ında piyasa patlaması yaşandığı bir gerçek. Pek çok yapımcı, pek çok bar grubuna destek oldu ve bilhassa son 2-3 yılda epey bir yeni grup veya şarkıcı tanıma fırsatına nail olduk. Ancak yapılan işler genelde sevimsiz, genelde kaplanan şarkıların arkasına sığınılan şeyler oldu. Türk plakçılarının çoğunun da rock müzikten pek fazla anlamıyor olmalarından olsa gerek, trend diye rock albümlerine eğilmeleri ve her önüne gelen gruba albüm yapmaları ortada samimiyetsiz ve kaliteden uzak bir hava yarattı. Açıkçası 2000’den sonra Türkiye’de iyi bir grup çıktığını düşünmüyorken Pinhani’nin bu söylediğim olumsuz sebeplerin hepsini tepetaklak eden, özellikle sevimli ve samimiyet dolu albümü beni çok mutlu etti. İnternet sayfalarının da yazdığı gibi müzikleri Bülent Ortaçgil ve Ezginin Günlüğü’ne benzeyen hafif, ılıman, sakin bir tınıya sahip. Özenme illa olacak, ki dünyanın en büyük grupları bile hep başkalarına özenerek ve onların çıtasını yükselterek bir yerlere geldiler ve müziği ileriye taşıdılar. Pinhani’nin Ortaçgil’e benzetilmesi bile daha yolun başında olan bu grup için sevindirici bir olay. Bu çocuklar maazallah değerli Türk bestekârı S. Ortaç’a da (!) benzetilebilirdi.

Pinhani grubu esasında iki kuzenden oluşuyor: Sinan Kayıkçı ve Zeynep Eylül Üçer. Kayıkçı, 1979 doğumlu ve grubun şarkılarını yazıyor, grupta da vokal yapıyor ve ritim gitar çalıyor. Üçer ise 1985 doğumlu, belki de birkaçımızdan daha küçük, bas çalıyor ve geri vokalde. Pinhani pek meşhur olmayan şair dedelerinin mahlasıymış. Pinhan, TDK’ya göre gizli, saklı anlamında. Farsça’dan gelmiş Türkçe’ye. Pinhani de gizliler demek. Demolarını bir gün Akın Eldes’e dinletmişler, (tabi Kayıkçı’nın babasının Eldes’i iyi tanıması da çok kişiye nasip olmayacak bir şans.) o da projede ayriyeten Türkiye’nin en iyi davulcularından Cem Aksel’in de yer almasını şart koşarak albümü yapmaya karar vermişler ve ülkemizde son zamanlardaki en iyi çalışmalardan biri ortaya çıkmış: ‘İnandığım Masallar’.

Şarkılardaki farklılık hemen göze çarpıyor ve son zamanlardaki popülerleştirilmiş rock soundundan çok fazla eser yok. Gayet yumuşak havada, öyle distortionlı, bol cıncınlı şarkılar yapmamışlar, iyi de etmişler kanımca, çünkü rock dinleyicisi her zaman kafa sallamak, kendini yormak yerine bazen de o kafayı dinlemek, rahatlatmak isteyebiliyor. Sözler ise kimi zaman melankolik, kimi zaman ise bir şeyleri eleştirir nitelikte. Kesinlikle son zamanlarda çıkan gruplar içinde en tumturaklı sözlere sahip grup diyebiliriz kendileri için, içleri boş değiller ama gelişmeleri gerek tabi, eğer bir Bülent Ortaçgil idol alınmışsa kendileri tarafından. Albümün dikkate değer parçaları ise ‘İstanbul’da’, ‘Ben Nası Büyük Adam Olucam’, ‘Dön Bak Dünyaya’, ‘Haftanın Sonu’, ‘Beni Al’ ve ‘Yıldızlar’. Klipe gelince çok gösterişsiz bir klip olmuş, elemanların gösterişsiz havalarına uygun denebilir bir yerde ancak kendilerini daha çok ön plana çıkarmaları gerek televole boyutunda olmasa bile. İkiliye konserlerde ayrıca Selim Aydın, Efe Şenyılmaz, Selami Sevinç, Hami Ünlü, Serkan Gün Hondur ve Akın Eldes eşlik ediyor.

Yalnız gruba Akın Eldes’in parmağının değdiği hemen göze çarpıyor. Bunu Bulutsuzluk Özlemi eski albümlerini ve Bülent Ortaçgil-Bu Şarkılar Adam Olmaz albümünü dinleyenler hemen fark edecektir. Esasen İnandığım Masallar albümü daha çok bir Akın Eldes albümü olmuş, yukarıda bahsettiğim albümler gibi. Bir kişinin koca bir albüme tek başına hayat vermesi ve onu insanların dinlediğinde diğer albümlerden kolayca ayırt edebilmesi bir sanatçının büyüklüğünün en büyük ispatı. O yüzden internet sayfalarında okuduğumuzda Eldes için boşuna Türkiye’nin Satriani’si ya da yüksek ihtisasını Gilmore ‘da yapmış gibi değişik ve hoş yorumlar yapılmıyor. Eldes’in ‘Kâfi’ ve ‘Türlü’ adında iki solo çalışması da bulunuyor. Yalnız böyle önemli müzik adamlarının Türkiye’de fazla desteklenmemesi acı bir durum. Çünkü Eldes geçimini turizm rehberliği yaparak sağlıyor, kazandığını da müziğinde harcıyor, en azından o da Tatlıses gibi müzikten parasını kazanıp lahmacun işine girebilseydi, hoş olmaz mıydı sizce de? “İşte ocili, işte ocisiz” deseydi elindeki acılı, acısız lahmacunları göstererek ve gülümseseydi o kel kafasıyla bizlere(!) Tam tersi işte maalesef!

Sonuç olarak, Akın Eldes bu genç grubun elinden tutmuş ve gözlemlediğim kadarıyla grup çeşitli yerlerde de konserler vermeye başlamış. Aslında tek bir albümle bir grup ya da şarkıcı hakkında iyi ya da kötü diye yorum yapmak doğru olmaz, ama başlangıç için iyiler. Umarız ki kendilerini ilerideki albümlerde geçip en azından üstatlara yaklaşmayı başarabilsinler ve de her şeyden önce en az bir Duman ya da Mor ve Ötesi kadar tanınmayı başarabilsinler. Yolları açık olsun!

ROGERS WATERS VE PINK FLOYD İKONU

Geçtiğimiz günlerde ortaya atılan bir organizasyon haberi müzik dünyasına bomba gibi düştü. Resmi sitesinde açıklanmış olmasa da ülkemiz müzik otoritelerinin kesin gözüyle baktıkları bu haber, geçenlerde tüm zamanların gelmiş geçmiş en büyük grubu ilan edilen Pink Floyd grubunun kurucusu, bestecisi ve bassçısı Roger Waters’in 2 Haziran’da Lizbon’da başlatacağı dünya turu çerçevesinde 20 Haziran’da Kuruçeşme Arena’da bir konser vereceğiydi. Bu haber Türkiye’deki Floydianları (Pink Floyd’u bir yaşam felsefesi olarak benimsemiş, hayran ötesi hayranlara bu ad veriliyor) kuşkusuz derinden heyecanlandırdı. Üstelik, ünlü gitarist Eric Clapton’un da Waters ile birlikte çalma ihtimali ortaya çıkınca haliyle konser, kaliteli müzikseverler için kaçırılmaması gereken bir fırsat durumuna geldi. Bu önemli haberin ardından Pink Floyd’u konu etmemek çok büyük talihsizlik olacaktı ve buradan yola çıkarak Roger Waters ve Pink Floyd’un tarihini, felsefesini, yaptıkları müziği anlatmak farz oldu.

İngiltere, dünyanın en şatafatlı grupları ve şarkıcıları çıkarması açısından elzemdir. Bu duruma verilebilecek örneklerden birkaçı: The Beatles, Elton John, David Bowie, Queen, Iron Maiden, Black Sabbath vs. Bu saydıklarımızın hepsi kült haline gelmiş isimler ve tabii ki Pink Floyd da İngiltere’nin dünyaya sunduğu en büyük isim (ki yukarıda da belirtildiği gibi büyüklüğü belgelidir). Grup tarz olarak psychedelic rock’ın temsilcisi sayılmaktadır. Psychedelic rock, bilhassa LSD gibi uyuşturucu maddelerin insanın akıl ve ruh sağlığı üzerinde yarattığı yıkıcı etkileri anlatmaya çalışan bir müzik türü olup, 60’lı yıllarda bu tarz madde kullanımının artışına bağlı olarak en revaçta dönemini yaşamıştır. Jimi Hendrix, Rolling Stones, The Who, Led Zeppelin, The Beatles gibi grup ve sanatçıların parçalarında bu tarzın etkilerine rastlanır.

Pink Floyd, 1965’te Syd Barrett(gitar), Roger Waters(bass), Nick Mason(davul) ve Richard Wright(klavye) tarafından kuruldu.. İsmi iki ünlü blues ustası Pink Anderson ve Floyd Council’in ilk isimleri alınarak oluşturulmuştur. Başlangıçta grup lideri Barrett idi. İlk albümleri ‘The Piper at the Gates Of The Dawn’dır ve şarkıların tamamına yakını Barrett imzalıdır(1967).Daha sonra Barrett’in ortaya çıkan uyuşturucu ve şizofreni problemleri nedeniyle gruba David Gilmour(gitar) katılmış, ardından 5 kişi olarak yayınladıkları tek albüm ‘A Saucerful Of Secrets(1968)’ piyasaya çıkmış ve daha sonra Barrett gruptan ayrılmak zorunda kalmıştır.

Daha sonra ise grupta Waters egemenliği başlamıştır. ‘More’ filminin müziklerini yaptıktan sonra grup, 69’da ‘Ummaguma’ adlı iki Cdlik albümü çıkardı. Bu albümü sırası ile ‘Atom Heart Mother(1970)’, ‘Meddle(1971)’, ‘Obscured By Clouds(1972)’ albümleri izledi. Sene 1973 olduğunda ise Pink Floyd’u zirve yapan albüm yayınlandı: ‘Dark Side Of The Moon’. Bu albümün en büyük özelliği, albümün tam 741 hafta yani 14 seneyi aşkın süre İngiltere listelerinde kalmasıydı ve albüm 40 milyon satarak dünyanın en fazla satılan rock albümü ünvanını aldı. 1975’te ‘Wish You Were Here’ piyasaya çıktı. Bu albümdeki şarkılar Syd Barrett’a ithaf edilmiştir. 1977’de ‘Animals’ adlı kült albüm çıkmış, Sheep, Dogs, Pigs gibi parçalarda çeşitli insan kişilikleri bu hayvanlara benzetilerek işlenmiştir. 1979’ta efsanevi albüm ‘The Wall’ yayınlanmıştır. Burada ‘Pink’ adlı bir çocuğun, doğumundan itibaren yaşadıkları savaş, ihanet, eğitim sistemi ve baba hasretine göndermeler yapılarak anlatılmıştır. 1983’de ise The Wall’da yayınlanmayan parçalar ‘Final Cut’ta toplanmıştır. Grup bu dönemde çok büyük çalkantılar yaşamış ve sonunda Waters gruptan ayrılmış, Pink Floyd’un en şaşaalı dönemi son bulmuştur. Grup bundan sonra üretim konusunda ciddi sıkıntılar yaşamış, Roger Waters ise solo kariyerine başlamıştır.

Artık yeni lider David Gilmour’dur, 1987’de ‘A Momentary Lapse Of Reason’ ve 1994’teki ‘The Divison Bell’ albümünden sonra grup dağılmış, 2001’de ise en iyilerin yer aldığı ‘Echoes’ adlı toplama albüm yayınlanmıştır. Dağılmanın ardından grup üyelerinin tamamı bireysel çalışmalara yönelmiştir. Hatta son olarak bundan kısa bir süre önce David Gilmour’un son çalışması ‘On An Island’ yayınlanmıştır. Grubun son konser performansı tam 24 sene aradan sonra yardım amaçlı olarak Bob Geldof’un geçtiğimiz yaz organize ettiği Live8’te olmuştur. Geldof,The Wall albümünün aynı adı taşıyan filminde Pink’i canlandırmıştır.Ayrıca grubun önemli bir özelliği de muhteşem sahne şovlarıdır. Etkileyici ışık gösterileri, kendilerine eşlik eden hatasız çalan bir orkestra ve zenci gırtlaklı bayan vokalistler, grubun konserlerde bile ne kadar mükemmeliyetçi davrandıklarının ispatıdır.

Roger Waters, grubun beste yükünü omuzlarında yıllarca taşıması bakımından önemli bir yer tutar. Özellikle, yazdığı sözlerde aşk, sevgi gibi temaları işlememesine rağmen oldukça duygu yüklü sözler yazmış ve bu sözler de kitleleri peşinden sürüklemelerinde haklı bir yer edinmiştir grubun. Waters’ın bu sözleri yazmasında 2. Dünya Savaşı’nda babasını yitirmesi ve annesiyle bir türlü yıldızlarının barışmamasının büyük etkisi olmuştur. Bu duruma sevinmeli mi yoksa üzülmeli mi orası da Floydianlar için ayrı bir tartışma konusu tabii ki.

Sonuç olarak 20 Haziran’da bizi unutulmaz bir gece bekliyor. Duyumlara göre, Waters’ın ‘Dark Side Of The Moon’ albümünü baştan sona çalması bekleniyor. Hal böyle olunca tabi, Floydianlar için uykusuz geceler kapıda bekliyor. Bir yandan bilet bulabilme telaşı, öte yandan Waters’ı canlı canlı hem de ülkemizde izleyebilme fırsatının getirmiş olduğu muazzam heyecan. Umarız bu organizasyonda umulmadık bir talihsizlik yaşanmaz ve Waters ülkemize gelir. Roger Waters’a başta söylendiği gibi Eric Clapton’un yanı sıra grubun davulcusu Nick Mason da eşlik edebilir. Benim kişisel arzum ise bir Gilmour hayranı olarak hazır yeni albüm de çıkmışken Gilmour’un da ülkemize gelip o blues tınılı harikulade gitar sololarını atması.

P.S. (Bu not Yaserciğim’e) Kişisel isteğim başlığın lütfen olduğu gibi konulması ve noktalama işaretleri dışında yazıyla oynanmaması, ancak yer darlığı söz konusu ise çıkarmalar olabilir, saygı duyarım. Çalışmalarınızda başarılar.....

DÜNÜ VE BUGÜNÜYLE YENİ TÜRKÜ MÜZİĞİ

Seksenli yıllar Türkiye’deki müzik kültürünün değişimi açısından çok önemlidir. Bu yıllarda ortaya çıkan orijinal ve sağlam gruplar, sanatçılar bugün gelinen noktada çok önemli bir misyon yüklenmiş ve kazandıkları başarılar varlıklarını bugüne kadar sürdürmelerini sağlamıştır. Ezginin Günlüğü, Bulutsuzluk Özlemi, Pentagram ve Yeni Türkü gibi gruplar bunlara verilebilecek en önemli örnekler. Özellikle Yeni Türkü belki de bunların arasında en fazla dinleyici kitlesine sahip grup. Bugün bir Olmasa Mektubun, bir Telli Telli dendi mi bu şarkıları bimeyenimiz hemen hemen hiç yok. Hele de kıvır kıvır saçlı, yıllara rağmen yaşlanmayan, sempatik gitarist ve solistleri Derya Köroğlu’nu tanımamak mümkün değil. İşte seksenlerden beri hep dinlenilmiş, şarkıları hep söylenmiş, konserleri her daim büyük ilgiyle karşılanmış, bilhassa üniversitelerin bahar şenliklerinde sürekli boy göstermiş, bu yüzden de üniversite öğrencileri tarafından daha çok takip edilen topluluğun geçmişten bugüne müzikal yolculuklarına, müziklerinin ne gibi evrelerden geçtiğine şöyle bir göz atalım.

Grup yetmişli yıllarda Ankara’da kuruldu.Kurucuları Selim Atakan ve Derya Köroğlu’dur. İlk hedefleri türküleri yorumlamak ve türkü formatında çalışmalar gerçekleştirmekti. Nitekim şu an piyasada bulunmayan dönemin yasaklı albümlerinden ‘Buğdayın Türküsü’ 1977’de grubun yayınlanan ilk albümü oldu. Daha sonra grup bir süre albüm yapmaya ara verdi ve nihayetinde 1983’te ‘Akdeniz Akdeniz’ ile birlikte grup ilk patlamasını yaptı. Grubun şu an bile en sevilen parçalarından olan Telli Telli, Maskeli Balo, Çember gibi parçalar bu albümde yer almaktadır ve bu albüm grubun ilk albümü olarak da nitelendirilebilir. Grup albümün isminden de anlaşılacağı gibi Akdeniz müziğinin etkisinde kalmış ve Akdeniz müziği grubun daha sonraki çalışmalarında hep altyapı teşkil etmiştir. 1986’da ‘Günebakan’ albümü ile topluluk hızlı bir döneme girdi ve sırasıyla ‘Dünyanın Kapıları(1987)’ ve ‘Yeşilmişik(1988)’ albümleri ile birlikte üniversite şenliklerinin vazgeçilmez grubu haline geldi Yeni Türkü.

Sene 1990 olduğunda ise artık hemen hemen herkes Yeni Türkü’yü tanıyordu ve Yeni Türkü bu sene içinde Türkiye’deki ilk konser kaydı albümlerinden ‘Rumeli Konseri’(Albüm 1991’de yayınlanmıştır.)’ni gerçekleştirdi. ‘Vira Vira’ albümü de bu sene içerisinde çıkmış, bu albümle birlikte Yeni Türkü popülaritesini perçinlemiş ve özgün müzik statüsünden pop müziği statüsüne geçiş yapmıştır. Gruptaki bu popülerleşmeden rahatsız olan grup lideri Selim Atakan gruptan ayrılmış, bu durum grupta üretim konusunda sıkıntılar yaratmıştır. Selim Atakan şimdilerde İstanbul Şehir Tiyatroları’nda tiyatro müzikleri hazırlamakta. 1992’de ise yine grubun en bilinen albümlerinden ‘Aşk Yeniden’ yayınlandı. Bu albümün en dikkat çekici özelliği eskiden İstanbul’da yaşayan gayri müslimlerin müzik tarzı olan ‘Rebetiko’ tarzını denemeleridir. Bu tarzdaki diğer bir çalışmaları ‘Külhani Şarkılar ise 1994’te yayınlandı. Bu albümde grup kendi besteleri yerine eski İstanbullu gayri müslim bestekarların eserlerini yorumlamıştır.

Çocukluğumuzun sevilen dizilerinden olan ‘Süper Baba’nın müziklerini de yapan Yeni Türkü o dönemde dizinin soundtrackini(1995) de yayınladı. Grubun bu dönemde beste yükünü Derya Köroğlu ve klasik kemençeci Cengiz Onural çekiyordu. 1996’da çıkan ‘Her Dem Yeni’ grubun en sevilen şarkılarının oluşturduğu bir toplama albümdü. Daha sonra Cengiz Onural’ın da gruptan ayrılmasıyla grup tamamen duraklama dönemine girdi. Cengiz Onural da şu an İncesaz grubunda klasik kemençe çalmakadır ve pek çok dizi müziğine imzasını atmıştır. 1999’daki ‘Yeni’ albümü grubun ürettiği son çalışma oldu ve grup yine

farklı biz tarzla karşımıza çıktı. İlk defa Karadeniz ve Kafkas müziğinden esintiler görülürken grubun bugünkü konserlerinde de etkisini gösteren daha caza yakın bir performans ortaya çıktı.

Grubun bu kadar fazla sevilmesinde sadece bestelerinin değil aynı zamanda şarkılara derin anlamlar yükleyen şairlerin de çok büyük payı olmuştur. Başta Murathan Mungan pek çok şarkıya söz yazarken Can Yücel, Attila İlhan, Nazım Hikmet, Orhan Veli gibi şairlerin de şiirleri şarkılarda yer almıştır. Ayrıca grubun kullandığı enstrümanlar da gruba farklılık kazandırmıştır. Gitar, ud, yan flüt ve tabii ki klasik kemençe Yeni Türkü müziğinin olmazsa olmazlarındandır.

Grup şu an Derya Köroğlu liderliğinde yol almakta. Yeni çalışmalar olarak ‘Hayat Bilgisi’ dizisinin müziklerini hazırlamaktalar ve tabii ki genç bir kadroyla konserlere devam etmekteler. Bu yıl da üniversite şenliklerlerinde konserler vermesi beklenen grubun konserine eğer hiç gitmemiş ve bu tarz etnik-sentez müzikten özellikle de Akdeniz müziğinden hoşlanıyorsanız bu seneyi boş geçmemenizi tavsiye ederim.

16 Mart 2008 Pazar

BALKAN MÜZİĞİ ÜZERİNE BİRKAÇ YORUM

Geçtiğimiz yılın ikinci yarısı her halde sadece Shanti’den “Disko Disko Partizani” dinlemekle geçti. Öyle bir patladı ki, gittiğimiz her yerde bir şekilde kendisini duyar olduk. Tabii ki, şarkının, kapı gıcırtısına oynayan insanımız tarafından beğenilmemesi kaçınılmazdı ve öyle de oldu. Kıvrak Balkan ezgileri üzerine, İngilizce-Sırpça sözlerle birlikte yazılmış bu şarkının yakaladığı havayı açıkçası ben de olumlu karşıladım ve takdir ettim. Yıllardır ilk duyulduğunda “Çingene müziği” olarak lanse edilen bu tür, şu an pek çok gece kulübünün veya eğlence yerinin vazgeçilmezi. Değişik alanlara da sıçramış bir tür Balkan müziği. Mesela Kultur Shock gibi Balkan-punk yapan gruplar buna örnek olarak verilebilir. Artı, bu sıralar Balkanlar’da çok sıcak gelişmeler de yaşanıyor, Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesi ve dünyanın gündemine oturması gibi. Bütün bu olayların birleşmesi beni, hem sosyolojik, hem tarihi, hem de müzikal açıdan biraz bu konunun üzerine eğilmeye itti. Nedir Balkan müziği, ya da Balkan kültürü, nasıl doğmuştur, bugünlere nasıl gelmiştir? Bu konuda çok bilgili olmadığımdan bu yazıyı, 1989 Bulgaristan göçmeni arkadaşım Şefik Şefikoğlu’yla birlikte hazırladık. Kendisine buradan teşekkürlerimi yolluyorum. Açıkçası yazı doğrudan kendisinin de diyebiliriz, bize sadece bilgiyi yazıya dökmek kaldı.

Bilindiği üzere 1389 I. Kosova Zaferi’yle Türklerin Balkanlar’da Sırp İmparatorluğu’nu yıkarak hakimiyetini tamamen sağlamlaştırması, orada yaşayan milletlerle bizi kaynaştırdı ve bu kaynaşma geride kalan 600 küsur sene içinde giyimden yemeğe, dilden sanata pek çok alanda ortak bir kültürün oluşmasını sağladı. Bugün esasen Balkan müziği olarak dinlediğimiz şey de genel itibariyle bizden çıkma ve bizim oradaki millete öğrettiğimiz bir müzik. Zaten yazının başında da dedik, kapı gıcırtısına bile oynuyoruz diye, bu oynak müziğin de bizden çıkması gayet normal. Balkanlar’daki insanların yaptığı tek şey, bizim onlara sunduğumuz bu neşeli müziği özümsemek olmuş ve zamanla Balkan Türkleri haricinde bizden kimse tarafından yaşatılmayınca da birden müziğin menşei yer değiştirmiş. Öyle ki, bizim batı anonim türkülerimizin pek çoğunun Balkan ülkelerinin kendi dillerinde yazılmış onlarca versiyonu var. Burada aykırı olan tutum, bu milletlerin pek çok konuda olduğu gibi müzik konusunda da aşırıya kaçıp “kültür patenti” almak istemeleri. Zaten bu kadar çok devlete bölünmeleri bile her şeyde hak iddia etmelerinin bir sonucu değil mi? Neyse, kızancık tabiriyle “ben bilmez, ben anlamaz” diyelim!

Aslında, Balkan müziği ile yaşadığımız kopukluk, bir şekilde kimi sanatçılar tarafından kapatılmaya çalışıldı zaman içerisinde. Misal, doksanlarda Sezen Aksu’nun ünlü sanatçı Goran Bregovic ile ortaklaşa yaptığı işler olmuş ama Balkanlar’dan gelen soğuk hava dalgası, ülkemizde o zaman için doğudan esen yanık Arabesk havasına karşı pek üstünlük kuramamıştı. Geçen zaman Balkanlar’dan yana taraf oldu ama; Candan Erçetin’in söylediği Balkan türküleri (Çoğu bizden aslında ama hadi Balkan sayalım, saygı duyalım) Hüsnü Şenlendirici’nin Laço Tayfa projeleri, kendi solo albümleri, Sefarad (Balkan Yahudisi demek zaten, daha çok tarihi bilgi vermek gerek ama konumuzdan sapmayalım) vb. örnekler bizim tekrardan Balkan müziğine adaptasyonumuzu sağladı. İyi de oldu nitekim, Arabesk kültür yerine bu kültürü tercih ederim ben kendimce ama takdir sizin tabii ki.

Peki, diyelim bu müziğe ilgimiz var, o zaman sıra geldi kimleri dinleyeceğimize. Goran Bregovic’i zaten herkes biliyor, fazla bahsetmeye gerek yok. Onun dışında Bulgar klarnetçi İvo Papazov, Sırp trompetçi Boban Markovic, Boşnak şarkıcılar Halid Beslic ve Hinzo Polovina, Makedon şarkıcı Esma Redzepova, Arnavut şarkıcı Merita Halili, Sırp sanatçı Miroslav İlic gibi pek çok farklı milletin sanatçılarından duyacağınız halk şarkıları ile işe başlayabilirsiniz. Shanti, Balkan Beat Box gibi Balkan-techno ya da Kultur Shock gibi Balkan-punk tarzı örnekler ise daha sonraki çeşniler. Balkan halk müziği kendi içinde değişik kategorilere ayrılmış durumda; Tamburitza (Hırvat), Sevdalinka(Bosna), Turbo-folk gibi. Ayrıca, klarnet, trompet, tulum, kaval, zurna gibi üflemelilerin, trampet, Ramazan davulu gibi vurmalı çalgıların ve akordeonun da Balkan müziğini icra ederken çalınan temel enstrümanlar olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Bilhassa trampete burada ayrı bir başlık açmak gerek, çünkü Sırbistan’da her yıl düzenlenen Guca trampet festivali trampetçilerin buluşma noktası sayılıyor. Dileyen her ağustosta düzenlenen bu festivali internetten ya da bizzat yerinde görerek takip edebilir.

Uzun lafın kısası, Balkan kültürü kendi içinde belirgin özellikler sergilese de özünde bizden çok ayrı değil. Üstelik bu müziği “şopar işi gırnata” diye niteleyip hor görmek ise, hem bize, hem bu topraklarda yaşayan insanlara karşı bir ayıp. Bunun bilincinde olarak, o zaman hep birlikte disko disko!